6 Şubat yaklaşıyor. Bunu takvimden değil, etimle, kemiğimle, doğrudan sinir uçlarımla biliyorum. Bedenim, zihnimden daha dürüst bir hafızaya sahip. Kalkmayan kolumda o günün ağırlığı var; omuzlarım, kanadı kırık bir kuş gibi çökmüş durumda. Tıbbın yerini bulamadığı, dilin adını koyamadığı o ağrılar aslında bir tarihin kemiklerime sızan sızısı. Bedenim unutmadı. Hücrelerim hâlâ o soğuk şafakta, gün ağarsın ve her şey bir kabustan ibaret olsun diye bekliyor. Üzerime bir karabasan gibi çöken bu hüzün, gün ortasında göğsümü daraltan o amansız mengene… Hepsi birer işaret. Başkalarının 'sebepsiz' dediği, benimse her damlasında bir isim gördüğüm gözyaşları, o sarsıntının bugünkü yankısı. Geceyle de gündüzle de barışamıyorum. Uykularım, her an bölünecekmiş gibi tetikte bekleyen nöbetler hâlinde. Bir ses, bir sarsıntı, bazen yalnızca korkutucu bir sessizlik bile yetiyor beni o karanlığa çekmeye. Kan ter içinde uyandığımda, kendimi bir yataktan değil, hâlâ o günün ağırlığından çıkarmaya çalışıyormuş gibi hissediyorum. Nefesimi sayıyorum; çünkü nefes almanın bir mucize olduğu o anı hiç unutmadım. Gün gün yaklaşan o tarihin varlığını, burnumun direğinde hâlâ duran kireç kokusuna karışmış ceset kokusunun artmasından anlıyorum. Kabuslarım, takvimin sustuğu yerde konuşmaya başlıyor. Aynı karanlık sokaklar, aynı çaresiz bekleyiş ve hiç geçmeyecekmiş gibi duran o "geçecek mi?" umudu. Bazı sabahlar yataktan değil, doğrudan o günden kalkıyorum. Üzerimdeki çaresizlik silkelenmiyor, içimdeki üşüme dinmiyor. Takvimler ilerlese de ruhum o dakikada asılı kaldı. 6 Şubat yaklaşıyor. Ama kalbi o günün enkazında kalanlar için 6 Şubat zaten hiç geçmedi. Biz sadece, geçmeyen bir günün içinde hayatta kalmaya çalışanlarız. İçimizde aynıyız. Birbirimize aynayız.
Ofsayt Bahar
