“Doktor, Kalk! Antep’te Deprem Olmuş”

“Doktor!  Kalk Doktor !“sesiyle uyanıyorum 6 Şubat 2023 sabahına. Bana seslenen Antepli ev arkadaşım Emre. 

Beni tanıdığı günden beri doktor diye hitap ediyor. Düzce’de yalnız yaşıyorum aslında ama 23 Kasım 2022 Düzce depreminde Emre’nin evi ciddi şekilde hasar aldığı için bir süredir ev arkadaşlığı yapıyoruz. Yani deprem haberini, deprem nedeniyle ev arkadaşı olduğumuz Emre’den alıyorum o sabah. 

Normalde benden önce mesaisi başladığı için hep benden erken uyanıp çıkıyor evden. İşe gideceği için beni uyandırıyor diye düşünüyorum önce ama hiçbir zaman uyandırmıyor beni çıkınca. Alarmla uyanıp öyle işe gidiyorum normalde. Rutinimiz bu.

Emre beni şimdi niye evden çıkınca uyandırsın ki?  O sesle uyanınca anlam veremiyorum. Hem ortalık hâlâ karanlık, Emre’nin de evden çıkması için erken. Emre’nin 2. cümlesi geliyor hemen;

“Doktor Antep'te bir deprem olmuş, herhalde biraz büyük bir depremmiş, sizinkiler de hissetmiştir bir ara istersen sizinkileri” diyor. Bu açıklamaya rağmen beni uyandırması bana yine de anlamsız geliyor.  

“Ne olabilir ne kadar büyük olabilir, altı üstü 5 civarında bir depremdir. Hem Bingöl’de irili ufaklı sürekli deprem oluyor ve hep Diyarbakır’dan hissediliyor bizimkiler alışkındır” diye düşünüyorum. Bir yandan da büyük deprem deyince aklıma İstanbul geliyor sadece.

Emre’nin “Antep, büyük bir deprem?” demesi oturmuyor zihnimde. Bütün bunlar 1 saniye bile sürmüyor.

Neyse uyanmışken bir arayayım diyorum. 

O gece de tesadüf bu ya telefonu uçak moduna alıp uyumuşum. Telefonu açtığım gibi eski iş yerinden birkaç arkadaşımın olduğu bir gruptan gelen bildirimden bir cümle görüyorum. “Galeria çökmüş”. İlk yaptığım şey o mesaja bakmak oluyor. Evet 1 fotoğraf var ve gerçekten Galeria çökmüş. Bu sırada telefonum kapalı iken gelen aramalar, mesajlar, SMS'ler peşi sıra geliyor. Babamı arıyorum ablam açıyor ve teyit etmiş oluyorum. “Galeria çöktü abinden haber alamıyoruz”.

Sonrası tam bir telefon trafiği. Onlarca kişi beni arıyor ben birilerini arıyorum. Nasıl gidebilirim ne yapabilirim diye çareler arıyorum. Tam bir kaos. 6 Şubat saat 19.00’da ancak bir otobüs bileti buluyorum. Bitmeyen bir yolculuk başlıyor. 

Ben yoldayken bir hava yolu şirketi Ankara’dan Diyarbakır’a 7 Şubat'a öğlene doğru ek bir sefer açıyor.  Sefer açıldığı gibi 13 yıllık arkadaşım ve o dönemki kız arkadaşım -şimdiki eşim- hemen bilet alıyor ve yalvar yakar “Madem Ankara’ya yakınsın gelip seni alalım bu gece Ankara’da kal, yarın birlikte gidelim “diyorlar. 

Benim kafamdaki plana göre ben onlardan en az 2-3 saat erken oraya varıyorum.

O yüzden kabul etmiyorum. Amacım olabildiğince erken varmak. 

Ama Ankara- Kırşehir civarında kardan kapanan yollar, gelen yıkım haberleri nedeniyle otobüs güzergahının değişmesi, Malatya’da da yıkım nedeniyle oluşan trafik...

Saatlerce hareket edemiyoruz. Neticede yaklaşık 27-28 saatlik yolculuk sonunda varıyorum Diyarbakır’a.

“Sizden önce oraya varırım” dediğim arkadaşım ve kız arkadaşımdan yaklaşık 10 saat sonra oraya varıyorum.

Bu geç kalmışlık, oraya vardığımda üstüme çöküyor.  Sanki telafi edilmesi gereken bir şeymiş gibi geliyor.

6 günlük bir arayış başlıyor bu sefer de. Ara ara umudun olduğu, ara ara o umudun bitme noktasına geldiği, bir yandan bilgi kirliliği ile mücadele etmeye çalıştığımız bir süreç… Herkes bir şey söylüyor.

Her duyduğunu en az 2-3 yerden teyit etmeye çalışan da var, her duyduğunu hiç teyit etmeden hiçbir mantık süzgecinden geçirmeden pat diye ortalığa atıp giden de... 

Her gelen haberle boğuştuğun bir süreç yani. 

O süreçle ilgili unutmadığım, hatırladığım anlatmak istediğim çok şey var aslında. Ama herhalde en öne çıkan şey teşhis süreci.

O günlerden birinde –emin değilim 3 veya 4. gündü sanırım- aynı gün enkazdan çıkarılan iki kişiyi teşhis etmek için hastane morguna gitmiştim. 

Yanımda Ayşe vardı. Benim liseden arkadaşım, abimin de üniversiteden arkadaşı aynı zamanda. 

Ona “Ayşe ikimiz de bakalım emin olalım sadece benim kararım olmasın” demiştim o da kabul etmişti sağ olsun.

Yani gerçekten insanlıktan utandığım, insanlığımdan utandığım ve asla unutmayacağım bir andır. Nedenini kendimce açıklamaya ve ortamı anlatmaya çalışayım. Morgun önünde yaklaşık 40-50 kişi oluyor herkes bekliyor. İçeri teker teker girilip bakılıyor. 

İçeriden her çıkanın yüzüne, gözünün içine bakıyorum. Yakınıysa bir gözü dolsun, ağlasın sesi titresin istiyorum

 “Oh be benim abim değilmiş” diyebilmek için...

Her giren buruk bir mutluluk, bir rahatlama ile çıkıyor. Çıkan her kişi stresimi anbean arttırıyor. Çünkü içeri giren her kişinin yakını olmadıkça, içeride yatanın abim olma ihtimali artıyor bana göre.

Ve sonra sıra bize geliyor. Benle Ayşe içeri girip bakıyoruz. Yan yana olduğumuz için birbirimizin yüzünü görmüyoruz, aynı hizadayız. 

Emin olamıyorum önce.

 “Ayaklarını da gösterin” deyip kendimce boyunu anlamaya çalışıyorum. Emin değilim ama bir şey söylemem de bekleniyor “Yok o değil, tanıyamadım” deyip Ayşe’ye dönüp bakıyorum. Ayşe “Ben de tanıyamadım” diyor ve çıkıyoruz odadan. 

Ve o an bana dönen bakışları fark ediyorum. Çünkü farkında olmadan benim de yüzümde muhtemelen o söz ettiğim buruk mutluluk, rahatlama ifadesi var. 

Ve bana bakan insanların gözünde stresin arttığını görüyorum. Benden öncekilere baktığım gibi bana bakıyorlar. 

Ayşe ile sigara içiyoruz, emin olmak için dönüp “Ayşe o değildi değil mi?” diye soruyorum. Yeniden onaylıyor, ancak öyle emin oluyorum.

Birinin senden önce girip “benim yakınım” demesi için içinden dua ediyorsun.
Biri teşhis etse sevineceksin.
Sen teşhis edemedin diye mutlu oluyorsun.

"O değil" demek, "Hâlâ yaşıyor olabilir" demekti çünkü. 

İçeride cansız yatan biri var. O da birinin evladı, abisi, sevgilisi...

Ama sen birkaç saniyeliğine de olsa, onun senin yakının olmamasına seviniyorsun.

Beynin, seni ayakta tutabilmek için, “Bu benim abim değil” ihtimaline tutunmak zorunda. 

Bundan daha utanç verici bir şey yok sanırım. 

Bu belki bir refleks.
İnsan zihni, dayanamayacağı bir ihtimali ertelemek için böyle çalışıyor belki, bilmiyorum. O “buruk mutluluk” dediğim şey, bir başkasının acısına sevinmek değil ama kendi umudunun tükenmemesine tutunmak...

Ama gerekçesi ne olursa olsun o anları düşünce hâlâ utanıyorum. 

Altıncı gün teşhis ettiğim üçüncü kişi ise abimdi.

Öteledik, erteledik ama kimimiz 3, kimimiz 5 kimimiz 10, kimimiz 15. Günün sonunda aynı şeyi yaşadık ama. İstisnasız tüm aileler aynı sonu yaşadı.

Çünkü Galeria yaralının çıkarılmadığı bir enkaz olarak kaldı orada.

Arama kurtarma yapılırken “Sessizlik” diye bağırırlar enkazlarda. Bir ses, bir nefes duyabilmek için. Galeria’nın önünde o sessizlik vardı işte.

Ambulanslar kontakları kapalı şekilde bekliyordu. Yaralı çıkan yoktu, bu nedenle siren yoktu, sirene gerek yoktu. Koca bir sessizlik vardı sadece.

O morg kapısındaki bekleyişi, o buruk mutluluğun ağırlığını, o utancı, o koca sessizliği, o çaresizliği ve o vedayı, ... Ben her şeyi hatırlıyorum. 

Siz de hatırlayın, unutmayın; çünkü sessizliği ancak bizim sesimiz, bizim hafızamız bozabilir.

Siz de hatırlayın, unutmayın; çünkü unutmak, o enkazın altında kalanları bu sefer kimsesizce yalnız bırakmak demektir.

Siz de hatırlayın, unutmayın; çünkü onlar artık konuşamaz, onların yarım kalan nefesi de duyulmayan çığlığı da artık biziz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir